Yayınevi tarafından –belki yazarın da önerisiyle– “anı” diye nitelendirilmiş. Oysa bu kitap pekâlâ “öykü” ya da “araştırma” diye adlandırılabilir, nitekim içinde bu türlerin her birinden parçalar barındırıyor.
Posts by vesaire
Bazı edebi eserler için tür belirlemek, onları önden belirlenmiş kategorilerden birine yerleştirmek zor. Akın Olgun’un yeni kitabı “Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi” de böyle kitaplardan.
Sadece doğru tarafta durduğu için değil, doğru soruları sormayı göze aldığı için. Belki de en çok şu yüzden: Bu ülkede hakikat, çoğu zaman bir çatlak gibi ortaya çıkar. İyi politik sinema da o çatlağın içine bakabilen sinemadır.
Türkiye’nin hikayesi, basit çerçevelerle anlatılabilecek kadar basit değil. Burada suç kadar suskunluk da önemli. Baskı kadar konfor da önemli. Bedel kadar gecikme de önemli. Politik sinema, bütün bunları aynı anda taşıyabildiğinde güçlenir.
Eşitsizliğin küresel ölçekte büyüdüğü, servetin dar bir kesimin elinde toplandığı, yoksulluğun kuşaktan kuşağa aktarılan kadere dönüştüğü bir dünyada yaşıyoruz. Bugünün dünyası Marx’ı ve ona yöneltilen eleştirileri düşünmeyi ve konuşmayı zorunlu kılıyor.
Bir düşünceyi öldürmek, onu doğuran koşulları unutturmakla mümkündür. Peki hangi kriz, hangi savaş ya da hangi tarihsel dönüşüm Karl Marx’ı unutturmayı başarabildi?
Emin Alper'in "Kurtuluş" filmini @vesaire.press için yazdım.
Okumak için: vesaire.press/kendi-hirsin...
Belki de bu yüzden tarih hiçbir zaman tarafsız değildir. Bu yüzden şunu hep hatırlamak gerekir: Tarihçiler de pekâlâ taraf tutar.
Tarih, bugünün nasıl kurulduğunu ve geleceğin nasıl hayal edildiğini de belirler. Bir toplum geçmişini nasıl anlıyor ve anlatıyorsa, kendisini de öyle inşa eder.
ABD ve İsrail’in birkaç günlük çatışma ve kayıpsız zafer hevesiyle başlattıkları macera, yıpratma savaşına dönüşüyor. Yıpratma savaşı da sekiz yıllık savaş tecrübesi olan İran için oyun bahçesi, birkaç haftada zafer bekleyen ABD ve İsrail için felaket.
Siyaset esnafının dilinden düşmüyor: “Eski dünya ölüyor, yenisi bir türlü doğamıyor; şimdi canavarlar zamanı.” Gramsci böyle bir sözü ne söyledi ne de yazdı. Daha doğrusu, bu sözün “viral” olmasını sağlayan o çarpıcı ifadeyle yapmadı.
Üremek veya neslimizi sürdürmek konusundaki konuşmaların çoğu bu soruyla başlayıp bitiyor. Oysa varoluşumuzun en derin meselelerinden üremek, bu alelade sorudan daha zengin ve karmaşık bir ahlaki zeminde anlam kazanıyor.
Kulağa fazlasıyla sıradanmış gibi gelse de, etraflıca düşünmeye vakit bulamadığımız, belki de gönül indirmediğimiz bir soru: Çocuk sahibi olmak istiyor muyum, istiyor muyuz?
İsyanların, ayaklanmaların, toplumsal çatışmaların böyle kültürel araçlarla da kontrol edildiğini, yatıştırıldığını anlayabilmemiz için daha kaç Super Bowl gösterisine veya Grammy ödül konuşmasına ihtiyacımız var?
aşam tarzına yönelik tehdit algısı kuşkusuz meşru ve belirleyicidir, ancak asıl belirleyici olan kentsel mekânların kim tarafından ve hangi çıkarlar doğrultusunda dönüştürüldüğüdür.
Kadıköy Rıhtımı’nda yapılması planlanan cami projesi yeniden siyasal ve toplumsal gündemin merkezine taşındı. Bu mesele, hangi yaşam tarzının korunuyor olduğu sorusunu dışlamadan, daha geniş bir kentsel ve siyasal çerçevede ele alınmalıdır.
X kullanıcıları son birkaç gündür dijital sürüler halinde kendilerini sürüden ayrılan “nihilist penguen” ile özdeşleştiriyor. Hadi biraz dürüst olalım. Bizim dünyamızda, yani insanların dünyasında işlerin böyle yürümediğini hepimiz biliyoruz, değil mi?
Bu duyguyu muhtemelen hepimiz biliyoruz: Pazar günlerinin kasvetli boşluğu. Bizi sıkılmaktan bile alıkoyan tedirgin edici bir atalet, tuhaf bir tekinsizlik hali. Belki farklı çocukluk anılarının türlü çağrışımları…
Kartalkaya’daki yangın faciasının üzerinden tam bir sene geçti. 34’ü çocuk 78 kişinin hayatını kaybettiği facianın nedeni ihmaller zinciriydi: “Memleketi yangından çıkmış bir otel harabesi olarak gördük.”
Tren Düşleri (Clint Bentley, 2025) modernliğin raylarında ilerlerken geride kalan eski dünyanın bedelini tek bir insan hayatının çatlaklarında görünür kılıyor.
Gazeteci Hrant Dink’in göz göre göre katledilmesinin üzerinden tam 19 yıl geçti. Dink’in kurucusu ve genel yayın yönetmeni olduğu Agos’un 12 ve 19 Ocak 2007 tarihli sayılarında iki bölüm halinde yayımlanan son yazısını paylaşıyoruz. Anısına saygıyla…
Birçoğu aynı görsel dil etrafında birleşti, kendilerini alenen “Z kuşağı” diye tanımladı. Peki, bu etiket sahiden ne anlama geliyor? Tüm bu ayaklanmalar ne kadar sonuç üretebildi?
“Z kuşağı protestoları” ifadesi, geçen yılın en fazla aşındırılan siyasi klişelerinden biriydi. 2025’te dünyanın dört bir yanında gençler sokaklara çıktı, bazıları hükümetlerini devirmeyi bile başardılar.
Béla Tarr, sinemayı zamanın ağırkanlı akışıyla birleştirir, filmin çözülüşünü trajik biçimde ona eşitler. Böylece bize zamanı duyumsatır çünkü onun çektiği görüntüler “zamanın zamanıyla aynı zamandadır.”
vesaire’den yeni bir e-posta yayını: retina, farklı alanlardan ayrıntılı araştırma ve inceleme yazılarını e-posta kutunuza taşıyor. Her sayıda derinlemesine bir okuma deneyimi vaat ediyor. Şimdi ücretsiz kaydolun.
Gazze’de de gördüğümüz üzere, bu yeni cezasızlık çağında “hukuka uygunluk” görüntüsünü sürdürme zahmetine bile gerek duyulmuyor.
Zor bir yılı daha geride bırakıyoruz. Belki de bu yüzden etrafımızda bir “2026 heyecanı” görmek de kolay değil.