Evet mümin olan kimse, iman ve tevhid iktizasıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi...
Posts by RCakir
Zaman inbisat eder. Mesele ruhun dairesine yaklaşır. Ruh zâten zaman ile mukayyet değildir. Ruhu cismaniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri sürat-ı ruh mizanıyla cereyan eder. (Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye)
Eğer o saatte o işlere bedel Kur’ân okumuş olsa idin, birkaç hatim okumuş olurdun. Bu hâlet evliya için hâlet-i yakazada inkişaf eder.
Bu gibi vukuat, istiğrab ile inkâr edilmesin. Zira bu gibi garip meseleleri tasdike yaklaştıran misaller pek çoktur. Meselâ rüyada bir saat zarfında bir senenin geçtiğini ve pek çok işler görüldüğünü görüyorsun.
İ’lem Eyyühe’l-Aziz! Denizlerde vukua gelen medd ü cezir gibi, evliya arasında da bast-ı zaman,( tayy-ı mekân meselesi şöhret bulmuştur. Ezcümle Kitab-ı Yevâkît’in rivâyetine göre, İmam Şa’rânî bir günde iki buçuk defa kocaman Fütûhât-ı Mekkiye namındaki büyük mecmuayı mütâlaa etmiştir.
Ve kezâ salavât-ı şerîfeyi getiren adam Zât-ı Peygamberîyi (aleyhissalâtü vesselâm) bir sıfatla tavsif ettiği zaman, o sıfatın nereye taalluk ettiğini düşünsün ki tekrar be tekrar salavât getirmeye müşevviki olsun.
Evet tevzî edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor. Resûl-i Zîşan’a (aleyhissalâtü vesselâm) okunan salavât-ı şerîfe, o sofraya edilen davete icabettir.
İ’lem Eyyühe’l-Aziz! Nebiyy-i Zîşan’ın (aleyhissalâtü vesselâm) Makam-ı Mahmud’u ilâhî bir mâide ve rabbânî bir sofra hükmündedir. ün ki tekrar be tekrar salavât getirmeye müşevviki olsun.
Maahâzâ, zâkir olan zâtta bulunan hâsse ve latîfelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işaret olduğu gibi; onların da onlara münasip şerikleriyle olan alâkalarını kesmek içindir. (Bediüzzaman,Mesnevî-i Nuriye, s. 78 (Hubab))
Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbuplardan yüzünü çevirtmektir.
İ’lem Eyyühe’l-Aziz! Kelime-i Tevhid’in tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir.
Biri de belâ ve musibetlerdir. Bunlar zâildir, devamları yoktur. Zevalleri düşünülürse, zıdları zihne gelir, lezzet verir.
Binaenaleyh Mâlik-i Hakikî’nin daire-i emrinden hariç o vücuda karıştığın zaman zarar vermiş olursun. (Ümitsizliği intaç eden hırs gibi.)
Biri de, vücuddur. Vücud zâten senin mülkün değildir. Onun mâliki ancak Mâlikü’l-mülk’tür. Ve senden daha ziyade senin vücuduna şefkatlidir.
Bunun için elem çekme, mahzun olma. Tahammülünden âciz, takatinden hariç olduğun tûl-ü emel yükünü yüklenme!
Biri de ömür ve yaşayıştır. Bunun da hududu tayin edilmiştir. Ne ileri ve ne de geri bir adım atılamaz.
Biri de insaniyettir. Bu ise zeval ve beka arasında mütereddittir. Daim-i Bâki’nin zikri ile muhafazası lâzımdır.
Biri de hayat ve hayvaniyettir. Bunun da sonu ölüm ve zevaldir.
Biri, cesettir. Evet cesedin genç iken latîf, zarif ve güzel gül çiçeğine benzerse de ihtiyarlığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer ve tahavvül eder.
İ’lem Eyyühe’l-Aziz! Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mahiyetlerinden ve ne akibetlerinden haberin olmuyor.
Acz, nidanın madenidir. İhtiyaç duanın menbaıdır.
Sıkıntı, sefâhetin muallimidir.. yeis, dalâlet-i fikrin.. zulmet-i kalb, ruh sıkıntısının menbaıdır.
Temâsül, tezadın sebebidir.. tenâsüb, tesânüdün esasıdır.. sıgar-ı
nefs, tekebbürün menbaıdır.. zaaf, gururun madenidir.. acz, muhalefetin menşeidir.. merak, ilmin hocasıdır.
İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesileyi elden bırakma. Ona yapış, âlâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık. Bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını, kendi duan içine al.
Demek dua, bir sırr-ı ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, hâlisen livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhar edip, dua ile ona iltica etmeli. Rubûbiyetine karışmamalı. Tedbiri ona bırakmalı. Hikmetine itimad etmeli. Rahmetini itham etmemeli.
Eğer dua çok edildiği hâlde, beliyyeler def’olunmazsa, denilmeyecek ki: “Dua kabûl olmadı.” Belki denilecek ki: “Duanın vakti, kaza olmadı.” Eğer Cenâb-ı Hak fazl ve keremiyle belâyı ref’etse –nurun alâ nur– o vakit dua vakti biter, kaza olur.
Dünyanın meşakkatleri madem sevap verir, geçerler; o musibetlere karşı sabır içinde şükür ile, metanetle mukabele edilmek gerektir.
Sabırsız adam, teennî ile hareket etmediği için basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır, maksud damına çıkamaz. Onun için hırs, mahrumiyete sebeptir; sabır ise müşkülâtın anahtarıdır
Cenâb-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak, vücûd-u eşyada, bir merdivenin basamakları gibi bir tertip vaz’etmiş.
Evet, musibetin darbesine karşı şekvâ suretiyle elbette âciz ve zayıf insan ağlar. Fakat şekvâ O’na olmalı, O’ndan olmamalı!..