Senaryonun sade ama güçlü yapısını, yavaş akan temposunu ve buna eşlik eden sessiz melankoliyi çok sevdim. Brad Pitt’in performansı da bu içe dönük anlatının taşıyıcısı olarak son derece yerli yerinde. Onun duru ve ölçülü oyunculuğu, karakterin iç yolculuğunu dış uzaya taşıyor adeta.
Posts by Ethem Onur Bilgiç
Film bu soruları yüksek sesle sormasa da, atmosferiyle ve karakterin yolculuğuyla izleyiciyi derinden düşündürüyor.
Ana karakterin, babasının izinden hırsla ve merakla ilerlemesi, bir yandan da “doğru yer”in neresi olduğunu sorgulaması, aslında bize Simyacı’yı anımsatıyor. Belki de aradığımız şey, en başından beri gözümüzün önündeydi. Belki de sahip olduklarımızın kıymetini bilmiyoruz.
Ad Astra (2019), insanlığın binlerce yıldır içinden çıkamadığı o kadim dürtüye dokunuyor: bilinmeyene duyulan arzu. Gözümüz gökyüzünde, aklımız hep yıldızlarda… Ama peki ya geride bıraktıklarımız? Film, bu sonsuz yolculuk dürtüsünü hem kozmik hem de içsel bir keşfe dönüştürüyor.
İrem Koskos’un kısa filmi Cracks on the Road için yaptığım afiş tasarımı. 👠🎈
gerçeklik arasında kurduğu bağlar son derece etkileyici. Özellikle kurgu ve ses tasarımı olağanüstü; sadece izlemiyor, adeta filmin içindeymişsiniz gibi hissediyorsunuz. Warfare, savaşın estetikle değil, çıplak gerçekle anlatılması gerektiğini hatırlatan sarsıcı bir film olmuş.
travmalar bırakabileceğini ustalıkla gözler önüne seriyor. İzleyiciye yoğun bir sıkışmışlık hissi ve kesintisiz bir gerginlik yaşatıyor; neredeyse nefes almayı unutturuyor.
Alex Garland’ın Civil War sonrası bu projeye yönelmesini şimdi çok daha iyi anlıyorum. Oradaki distopya ile burada çizilen +
Warfare (2025), savaşın ne kadar yıkıcı, boktan ve anlamsız olabileceğini doğrudan göstermek yerine, onu ortadan; yani tam da yaşandığı yerden, askerin göz hizasından anlatmayı seçiyor. Film, sıradan gibi görünen bir görevin aslında kaç kişinin hayatında kalıcı +
Philippou kardeşler, korkunun sadece “korkutmak” olmadığını bilen bir dil kurmuşlar. Travma, kayıp ve bağlanma gibi temaları ustalıkla işliyorlar. Bring Her Back, türünün öne çıkan örneklerinden biri olmasa da kesinlikle izlemeye değer, duyarlı ve özenli bir yapım.
Oyunculuklar da filmin güçlü yanlarından biri. Özellikle başroldeki oyuncu, karakterin iç çatışmalarını ve kayıp teması etrafında şekillenen duygularını inandırıcı bir şekilde yansıtıyor. +
Hikâye, ilk dakikalardan itibaren nereye varacağını açık etse de bu, izleme deneyimini zayıflatmıyor. Aksine, bu netlik sayesinde anlatı sadeleşiyor ve duygu yoğunluğu daha rahat aktarılıyor. Tempo iyi ayarlanmış, sürükleyicilik hiçbir noktada düşmüyor. +
Danny ve Michael Philippou kardeşler, Talk to Me’den sonra yine hem korkuyu hem duyguyu dengede tuttukları bir filmle karşımızdalar. Bring Her Back beklediğime kesinlikle değdi; temiz anlatımı ve yerinde atmosferiyle dikkat çekiyor. +
dair bastırılmış korkuları burada yerini sığ klişelere bırakmış. Yeni versiyon, orijinalin taşıdığı kültürel ve psikolojik derinliği yitirerek, yüzeyde kalan bir korku anlatısına dönüşmüş.
2024 yapımı Speak No Evil, Christian Tafdrup’un 2022 tarihli orijinal filminin özünü neredeyse tamamen yok sayarak, geriye sadece boş bir kabuk bırakıyor.
Tafdrup’un filminde hissedilen o rahatsız edici gerilim, toplumsal nezaketin sınırları ve Kuzey Avrupa’nın yabancılara...
Karpuz seçerken yanıma gelip "şunu al abi" diyen çocuk. Sen bir melekmişsin.
“Rüyalar, gerçekliğin en eski biçimidir.”
#TheSandman #DreamOfTheEndless
Nâzım Hikmet’in Masalların Masalı şiiri için yapmış olduğumuz filmi sizlere sunmaktan mutluluk duyuyorum! 🐈⬛🌳☀️
youtu.be/7LL4FHIeFAA?...
Masalların Masalı
Şiir: Nâzım Hikmet
Film: Ethem Onur Bilgiç
🐈⬛🌳🌞
"Mutlak Butlan” harika bilim kurgu kitap ismi olur. Butleryan Cihadı’ndan daha iyi hatta.
“Ve sen, ben değirmenlere karşı
Bile bile birer yitik savaşçı
Akarız dereler gibi denizlere
Belki de en güzeli böyle”
Bugün, filmdeki bu kasvetli dünya, korkutucu bir şekilde tanıdık geliyor. Belki de bu yüzden The Pulse’u geç keşfetmek değil, tam da şimdi izlemek gerekiyor. Çok sevdim.
Jumpscare ve saçma sapan ses efektleriyle seyirciyi korkutmak yerine, yavaş yavaş, göstererek ve boşlukla huzursuz ediyor. Kurosawa’nın sessizlikle kurduğu atmosfer, ekranların içinden taşan o klostrofobik huzursuzlukla birleşiyor.
tekno-hayalet hikayesi çok daha rahatsız edici bir anlam kazanıyor.
Filmdeki hayaletler, sadece ölümden değil, yalnızlıktan ve görünmezleşmekten besleniyor. İnternet, varlıkla yokluk arasındaki sınırı bulanıklaştıran bir boşluk gibi işliyor.
Kiyoshi Kurosawa’nın The Pulse (Kairo) filmini, gösterime girdiği 2001 yılında değil de bugünün dijital çağında izleyince film bambaşka bir yerden vuruyor. İnternetin bizi birbirine bağladığı değil, yavaş yavaş birbirimizden kopardığı bir çağda yaşarken, The Pulse’un anlattığı...
O kadar çok Yüzyıllık Yalnızlık anlattığım bir masa oldu ki ben gidip biraz karanlıkta boşluğa bakacağım.
Her ne kadar korku sinemasında çığır açmasa da, The Possession, anlatım disiplini olan, türün gereklerini yerine getiren ve temposunu elden bırakmayan bir yapım. Türün meraklıları için izlemeye değer, temiz işçilik örneği. Ben sevdim.
Yapımcı koltuğunda Sam Raimi’nin bulunması da hissediliyor; film, onun üslubuna özgü bazı atmosferik ve görsel dokunuşlar taşıyor. Özellikle son bölümlerdeki egzorsizm sahnesi, hem gerilim dozu hem de görsel tercihler açısından Raimi etkisini açıkça hissettiriyor.
Özellikle çocuk oyuncu Natasha Calis’in performansı, filmin inandırıcılığını yükseltiyor; genç oyuncu, karakterinin içsel dönüşümünü oldukça etkileyici bir şekilde yansıtıyor.
Bu anlamda benzersiz olmasa da, mitolojik kökenine sadık kalmaya çalışan yaklaşımıyla öne çıkıyor.
Film, zaman zaman bilindik korku klişelerine başvursa da — örneğin ani ses efektleri, gölgelerin içinden çıkan varlıklar gibi — anlatısını derli toplu bir şekilde ilerletiyor...
The Possession, ne anlattığını bilen, neyle uğraştığının farkında olan bir film. Yahudi folklorundan gelen Dibbuk kutusu mitine yaslanan hikâyesi, Hollywood’un klasik şeytani varlık temalarıyla harmanlanıyor...